Bir Kare, Bir Hatıra: Zamana Dokunmak

           Fotoğraf çekmek, aslında anı yakalamaktan çok daha fazlasıdır. Özellikle analog fotoğrafçılık; deklanşöre basmaktan öte, zamanla kurulan özel bir bağdır. Telefonlarla ve dijital kameralarla saniyeler içinde birçok kare çekip anında erişebiliriz. Fakat analog fotoğrafçılık bunun aksine sabır ve özen ister. Analog kamerayla çekim yaparken o anı gerçekten hissetmemiz ve en özel haliyle yakalamamız gerekir. Telefonda aynı kareyi defalarca çekip beğenmezsek tekrar deneyebiliriz fakat analog fotoğrafçılık farklıdır. İşte bu yüzden her kare özeldir ve tekrarı olmayan bir hatıraya dönüşebilir. Çünkü o kareyi çektikten sonra nasıl çıktığını hemen göremez ve bilemeyiz. Filmi teslim etmek, banyo sürecini beklemek… İşte asıl bu bekleyiş, süreci sihirli kılan en önemli şeydir.

        Ara Güler “Fotoğraf çekmek bir anlamda hayatı yakalamaktır.” der. Ve bu, analog fotoğrafçılıkta tam anlamıyla gerçekleşir. Her çekim için sınırlı bir hakkımız vardır ve  her kare değerlidir. Aynı sahneyi dijitaldeki gibi tekrar tekrar yakalayamayız. Deklanşöre basmadan önce nefesimizi tutar, en özel kareyi ayarlar, ışığı ve duyguyu tam anlamıyla hissederiz. Ve o kıymetli kare, bizim gözümüzden dünyaya açılan bir pencere olarak filmimize yerleşir.

          Dijital fotoğrafçılık aslında bir bakıma mükemmeliyeti arar. Anında çekilebilen ve düzenlenebilen görseller, birçok şeyin kusursuzlaştırılmasını sağlar. Fakat bu bazen de fotoğrafın ruhunu kaybetmesine neden olabilir. Analog ise aksine ruhu ve hisleri ön planda tutar, kusurların içindeki güzelliği görmeyi öğretir. Bazen hafif bir ışık sızıntısı bazen istemeden oluşan bir bulanıklık… Tüm bunlar fotoğrafı bir makinenin değil de bir insanın çektiğini hissettirir. Çünkü önemli olan teknik mükemmellik değildir, o kareye yüklenen duygudur. Kusur olarak görülen bu ufak dokular, her bir anıyı daha gerçek kılar. Çekilen her kare; anı yakalayan ve yaşayan insanın dokunuşunu yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda o anıyı hissettirecek bir değere sahip olur.

       Birçok fotoğraf görebiliriz fakat önemli olan hangi fotoğrafın bize ne hissettirdiğidir. Bazı fotoğraflar insanın ruhuna dokunur. Belki fotoğraf yanlış pozlama nedeniyle çok parlak ya da çok karanlık çıkmış olabilir. Belki ışığa maruz kaldığı için turuncu-kırmızı yanık lekeleri oluşmuştur. Filmi sararken tam oturmamışsa kırışıklık veya çiziklerle de karşılaşabiliriz. Ama yine de bu fotoğraflar, mükemmel şekilde düzenlenmiş ve kusurlarından arındırılmış birçok görüntüden daha çok şey hissettirebilir. Çünkü “Sanat kusursuzlukla değil, ruhla ilgilenir.”

       Analog fotoğrafçılık bir kareyi sadece çekmeyi değil,  onu gerçekten yaşamamızı sağlar. Film, yalnızca ışığı değil; anın duygusunu da içine hapseder. Belki de bu yüzden eski bir fotoğraf albümüne baktığımızda hissettiklerimiz telefonumuzdaki binlerce görselden daha güçlüdür. Çünkü o kareler, her baktığımızda bize yeniden orada olduğumuzu hissettirebilir.

        Ara Güler’in de dediği gibi  “Makine önemli değil, önemli olan fotoğrafçının kafasıdır.” Analog fotoğrafçılık, işte tam da bunu anlatır. Hızla akıp giden zamana karşı bir duruştur; anı hissetmenin, geçmişi geleceğe taşımanın ve en önemlisi fotoğrafın gerçek anlamını hatırlamanın en güzel yoludur.

 

Sizi de gerçeği hissetmeye, ruhunuzu en iyi şekilde yansıtmaya davet ediyorum. En güzel karelerle hayatı yakalayın. En özel hatıralarda buluşmak dileğiyle…

Berra YORGANCI

 

Right Menu Icon